click for English version  


Geleceğimiz 'Su'yumuza nasıl baktığımızda.
Susuz Yaz
14 Ocak 2014, Adana | Başkanın mesajı
Dağıtım kanalları: subacad.org, aylık elektronik bülten


" Tüm Anadolu coğrafyasını da kapsayan Doğu Akdeniz'in önümüzdeki 10 yılı %90 oranında azalacak yağışlarla kurak geçebilir"

    Kuraklık hep yaz mevsimi ile bağdaşık bir tanım olarak yer bulmuştur yüzü suya ve toprağa dönük insanların hayatında. Oysa bugün için "kış kuraklığı" olarak ifade edebildiğimiz yağış azlığından müzdarip bir ovanın apar topar erken bahara geçişine tanıklık ediyoruz. İklim denilen küresel ve tümleşik mekanizma üzerindeki etkilerimizin neticesini -ısınmak sureti ile- yaşamaya çoktandır başladık başlamasına, ama ne olduğunu idrak edemeden söylemlerimizin sabitine çevirerek ağırlığını görmeksizin bayağılaştırdık belki de… Nereden mi belli diyorsunuz: çeşme suyu ile araba yıkayan, bahçe sulayan, su rezervuarlarının kıyısında her türlü korumacı bilinçten muaf eğlenme biçemlerinden görmüyor musunuz yoksa? Hâlâ bir başka Dünya bulamadık ve bu Dünya'yı da bize yurt yapan şeyin su, temiz su olduğu gerçeğine galiba tam olarak uyanamadık.

     Bugüne değin ekvator kuşağına düşen güneş kaynaklı yoğun enerjinin bir kısmı Atlantik'in kuzeyine kayarak Balkanlar üzerinden Anadolu'yu etkiliyordu. Oysa okyanus akıntıları, atmosferik ısı artışına da bağlı olarak yüzey suyu ısısındaki ölçümlenebilir değişim yüzünden gerçekleştirdiği döngüsel harekette bazı rota düzeltmeleri yapmaya başladı. Mevsimlik olarak şekillenen ve kendi coğrafyamızı da etkileyen bu soğuk hava akımlarının adresi son yıllarda bu yüzden Sibirya'ya kayarak bilinen iklim mekaniğini ve buna koşut kurguladığımız tüm güvenilir mekanizmaları tahmini zor şekillerde değiştiriyor. İklimbilimcilerin üzerinde hem fikir olduğu öngörü, yakın gelecekte doğu Akdeniz'de kar ve yağmur yağışlarının giderek azalacağıdır.



     Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından 2013'ün son çeyreğinde yayımlanan iklim değişikliğinin bilimsel temelleri başlıklı raporun dikkat çekmekten fazlasını amaçladığına şüphe yoktur. Tematik kapsamı ile hayli detaylı olan bu rapordan özetle; Tüm Anadolu coğrafyasını da kapsayan Doğu Akdeniz rejyonunda önümüzdeki 10 yıl içerisinde yaşanması öngörülen iklim değişimi neticesinde yıllık yağışların %10 seviyelerine dahi düşebileceği belirsiz ve riskli yakın bir gelecek projeksiyonuna dikkat çekilerek yine bu rejyonun Dünya'nın en fazla kuraklaşacak bölgesi olma ihtimali vurgulanmaktadır. Ancak bu vurgu doğu Akdenizli bizler için yakın geleceğe dair olası bir felaket senaryosu olarak değil; rasyonel adımlar atmak için bugünden dillendirilen bir öngörü olarak algılanmalı, mevcut olanaklarımızı henüz kaybetmemişken akılcı değerlendirmenin -olanı koruyabilmenin- derdine düşmeliyiz. Zira bugüne dair elde edebildiğimiz kendi verilerimiz de bu raporun öngörüsünü destekliyor.

     İçme suyu barajlarımızda geçen seneye göre doluluk oranının %14 daha az olduğunu, bölgesel olarak değişen doluluk oranlarına rağmen 88 adet enerji amaçlı barajın doluluk oranının %44'de kaldığını görüyor muyuz? Kuraklık açısından dikkatle izlenmesi gereken en önemli süreç şüphesiz sulama amaçlı barajların durumudur. 204 adet sulama barajında doluluk oranı %45 ortalamasına sahip iken geçen sene ortalamasına göre Akdenizdeki güncel rezervimiz %30-40 oranında daha düşük seviyelere gerilemiştir. Eldeki su potansiyeli itibarı ile riskli bir süreçten geçtiğimiz aşikârdır ve süreç diğer baraj unsurlarını da aynı dinamikler etkilemektedir. Özellikle bazı bölgelerdeki enerji barajlarının doluluk oranında kritiğe yakın düşüşler görebileceğimiz günler kapıda. Evimiz olması itibarı ile odaklandığımız Seyhan havzası özelinde bu oran öncesine göre % 35 daha düşük iken Anadolu anakarasının güneyi genelinde faal enerji barajlarının doluluk seviyesi Ocak 2014 itibarı ile önceki yılların aynı döneminden % 50-60 daha düşük seyretmektedir. Ülke nüfusunun büyük bir bölümünün barındığı Marmara'da seviye kaybının kritik seviyelere ulaşması ihtimali ise beni düşündürüyor. İklimbilimcilerin uzun yıllar kuraklık görülebileceğini belirttiği bölgeler olması itibarı ile bu verileri doğru okumamız fevkalade önemlidir. Bu yıl olduğu gibi takip eden birkaç yıl daha yağmurlu sezon zayıf geçerse anılan bu havzaların hem yaşamsal su rezervi hem de enerji üretim kabiliyeti hayli düşebilir.
Bahadır Çapar

"Seyhan ve Ceyhan, Çukurova'nın sosyal ve ekonomik can damarları iken olası ancak beklenen bir kuraklığın ova yaşamını sadece susuzlukla tehdit etmeyeceği aşikardır."

     Bu kış siz de benim gibi nemli toprak kokusunu daha az duyumsadıysanız Çukurova'nın sabah rüzgârında, tüm havzaya hâkim kavruk bir yaz resmine baktığınızı şimdiden anlamışsınızdır zannımca. Toroslarda beklenen kar yağışının miktar ve kalite açısından oldukça zayıf olduğu şu günler önümüzdeki 2014 yazının ova genelinde yaşanacak kuraklıkla hatırlanabileceğini işaret ediyor. Zira kışın son ayından sonra bu olasılığı bertaraf edecek güçte bir kar yağışı gerçekleşmesi ihtimali her geçen gün azalmakta. Havzaya can veren Ceyhan ve Seyhan ırmaklarının rejiminde belirleyici unsur -her ovalının bildiği üzere- kuşkususuz yüksek irtifada kış karı şeklinde depolanan işte bu su varlığıdır. Ve bu iki akarsu havzanın sosyal ve ekonomik can damarları iken olası ancak beklenen bir kuraklığın Çukurova'daki sosyal yaşamı sadece susuzlukla tehdit etmeyeceği aşikardır. Ancak ova ve belki de ülke geneline egemen bu kuraklığa neden olan yeni(!) dinamiklerin aşırı yaz yağışı gibi ironik etkileri de olabilir. Nitekim yakın geçmişte buna benzer zıtlıklar gördüm, hatırlıyorum. Dolayısı ile beklenen/yaşanan kuraklığa tezat şekilde aniden şekillenen ve kendi lokalinde hayli kuvvetli yaz yağışlarının neden olabileceği sellerin, tedbirli bir biçimde beklenmesi gereken bir diğer kurak mevsim olasılığı olduğunu unutmayalım. Tedbirsizlik ve uzgörüsüzlük neticesinde etkileri çok daha ağır seyredecek bir kurak sonucu su güvenliğinde yaşanacak zafiyet, enerji ve gıda güvenliğinde de büyük çatlakların oluşacağı anlamına geldiğinden çok ama çok dikkatli olunmalıdır. Tarımsal sulamada kullanılan su, miktar olarak bölgemizde sarf edilen suyun en önemli dilimini teşkil ettiğinden damla sulama gibi tasarruflu ve etkili sistemlerin kullanıldığı, bölgenin iklimsel özelliklerine uygun bitki desenlerinin öncelikli olarak ekildiği ve su konusunda bilinçli, örgütlü bir üretici profilinin hedeflenmesi kanımca zaruridir.

"Su güvenliğini sağlayamamış, suyunu güvenilir kılamamış bir ülke, su ile mutlak ilişkiye sahip olan gıda ve enerji güvenliğinde alınması gereken hayati tedbirleri ıskalamış, ekolojik, sosyal, ekonomik ve siyasi açıdan ciddi sorunlara kucak açmış olacaktır."

     Belki de henüz akıyorken bir avuç temiz suyu yüzümüze vurarak artık uyanmalıyız! Türkiye su varlığı açısından fakir olmadığı gibi zengin bir ülke de değildir.

    Artık anlamalıyız!
Doğudan batıya yaşanan neredeyse bir asırlık göç ile su kaynaklarının mevcudu ile nüfus yoğunluğu arasında beklenen doğrusal uyum giderek kaybolmaktadır. Nitekim doğudaki su potansiyeli, toprağa düşen ve akışa geçen yağış itibarı ile hayli yüksek iken bu durumun çok daha zayıf şekillendiği batı havzaları üzerindeki tüketim baskısı ve kirlenme düzeyi her geçen gün daha da artmakta.



     Artık yapmalıyız!
Madem ki görünen de raporlarla söylenen de iklimsel düzensizlikleri ön sıradan yaşayacağımız yönünde; o hâlde suyumuzu verimli şekilde kullanmalı, kirletmekten kaçınmalıyız. Madem ki yarı kurak bir coğrafyayı yurt tuttuk; o hâlde su güvenliğini sağlamak amacı ile mevcut kaynaklarımızın akılcı ve etkin kullanımı konusunda müspet ve öncül politikalar geliştirmeli, suyu kendimiz için olduğu kadar yaşam verdiği çevresi içinde değerli görebilmeliyiz. Ülkemizde işgücü istihdamında tarım ve tarımsal üretimin değeri ortadadır. Kuraklığa karşı alınması gereken ilk ve en önemli tedbir havza yönetimidir. Zira akarsuların doğal rejimlerine bağlı olarak kıyısal alanda ve

ardındaki havzada şekillenen doğal yaşamın dinamiklerini göremeyen kör politikalarla, varlığında susuzluk çektirdiğimiz çevreyi daha fazla göz ardı etmemeliyiz.

     Bu durumda kaynağın ve doğal çevrenin sürdürülebilirliği temelinde gerek tarımsal kullanım, gerek hidroelektrik ve gerekse içme suyu ölçeğinde suyu bütçelendirilmiş rezervlerin güvenliği, ülkemizin su politikalarında öncelikli başlıklardan biri olarak icraata konu olmalıdır. Zira su güvenliğini sağlayamamış, suyunu güvenilir kılamamış bir ülke, su ile mutlak ilişkiye sahip olan gıda ve enerji güvenliğinde alınması gereken hayati tedbirleri ıskalamış, ekolojik, sosyal, ekonomik ve siyasi açıdan ciddi sorunlara kucak açmış olacaktır. Sosyal ve siyasi sorunların sadece bizlere dair olacağını, ülke sınırları içerisinde kalacağını/yaşanacağını düşünmek yazık ki büyük resmi görmemek olur. Nitekim sınır aşan sularımızın kaynak güvenliği uluslararası siyasetin belirleyici odaklarından biri durumuna gelmeden bu kapsama ilişkin yöneylemimizi rasyonel ve sürdürülebilir bir çerçeveye oturtmuş olmalıyız.



     Hayal kurmaktan vazgeçmeliyiz: Alternatif kaynak arayışına girmeden mevcut kaynakların akılcı ve sürdürülebilir kullanımını geliştirerek sürekliliği olan politikalar ortaya koyabilme becerimizi geliştirmeliyiz. Aksi takdirde olanı koruyarak sürdürülebilir kılmak adına yapılacakları hesap etmeksizin teknoloji yardımı ile alternatif kaynak arayışını bir kurtuluş olarak algılamak, olası bir çözüme doğru atılan bir adım olmaktan ziyade doğal dengeleri önemsiz gören bir yanılsamanın gerçekleşmeyecek hayali olarak kalacaktır. Deniz suyunu tatlısuya çevirmek gibi yüksek maliyetli ve esasında çevre açısından da sakıncalı olabilecek alternatifler üzerine fikir geliştirmekten önce hazırdaki kaynakların temiz ve etkin kullanımına odaklanmalıyız. Suyumuzu temiz ve var kılmak adına cüzi tasarruf imkanlarını dahi hesaba katmak için akarsularımızın kuruyup topraklarımızın çatlamasını beklememeliyiz. Coğrafik topoğrafyanın müsait olduğu alanlarda doğal denge üzerindeki etkileri en ince detayına kadar düşünülerek tahribatı olabildiğince indirgenmiş yeni depolama alanlarının projelendirilmesini bir fantazi olarak değil bir realite olarak değerlendirmeliyiz. Kısa ve uzun dönem havza yönetim planlarının netleştirilerek periyodik rezerv izleme raporlarının düzenlenmesini ve konuya ilgi gösteren bizler gibi sivil örgütlerle paylaşımını, ortak iradenin tesisi yanında toplumsal bilincin geliştirilmesi için de gerekli görüyorum.

"Suyu korumak, Dünya'yı; kısaca yaşamı korumaktır"

     Hem birey hem de sivil toplum kuruluşları bazında tartışmamız gereken ana gündem ne zaman su varlığımız, onun güvenliği ve yönetimi olur bilemiyorum ama su güvenliği, enerji ve sürdürülebilir kaynak yönetimi faslı, geleceğe dair temel politik anlayışın bir parçası olarak görülmeli, birey yaşamında karşılık bulmuş sosyal bilincin dinamikleri arasında mutlak bir yer ve gündem tutmalıdır. Dünya su gününün bu yıl ki temasının 'su ve enerji' olması anlamlı olduğu kadar herkesin üzerinde düşünmesi gereken mutlak bir odaktan -enerji sorunundan- suya dokunan akılcı bir yaklaşımdır. Önümüzdeki 22 Mart'ta -muhtemen tematik çerçevesi ıskalanmış sığ bir yaklaşımla ama- bir günlüğüne de olsa "su" yine medyada yer bulacak. Bakalım ardından yaklaşan yerel seçimlerin kaygısı ile geleceğimize dair meydanlarda dillendirilen siyasi söylemlerde su'yumuz ne kadar yer bulacak? Oysa yerel yönetimlerde bu hususta uzgörü ve söylem geliştirebilmiş, proje hedefleri belirleyebilmiş yöneticilerin geleceğimize en önemli katkıları yapacağına inanıyorum. İşte bu yüzden seçim öncesi bu detayda açıklamalar ve politikalar ortaya koyan adayları arayacak, şayet bulursam onların söylemlerine özellikle kulak vereceğim. Suyu korumak, Dünya'yı; kısaca yaşamı korumaktır, geleceğimiz için bunun değerini acaba ne zaman anlayacağız?

CAPAR trafik